World in my Viewfinder

28 Eylül 2016 Çarşamba

Highlands'de Bir Hafta Sonu


Hume'un doğum yeri, Darwin'in üniversitesinden sıkılıp kendini denizlere attığı mistik Edinburgh'dan yaklaşık 4 saatlik bir tren yolculuğu sonrasında kendimizi Highlands'in başşehri Inverness'e atıyoruz.

Görmek istediğimiz herşeyi bizim istediğimiz zaman diliminde gösterecek makul fiyatlı bir tur bulamayınca bir araç kiralayarak trafiği soldan işleyen ülkenin kısa keşfine başlıyoruz. Inverness'in dar sokaklarından kurtulduktan sonra ilk hedefimiz İskoç tarihinin dönüm noktası Culloden Çayırı ya da Muharebe Alanı.

Culloden Çayırı

Hangi seyahat rehberine bakarsanız bakın İskoçya için söylenen ilk şey "ıslak ülke" olduğudur. Yağışlı olmasa da çok kapalı bir günde Inverness'e yaklaşık 30 km mesafedeki bu ünlü savaş alanına varıyoruz. Koskoca çayır öylece bomboş halde korunmaya alınmış gözüküyor başlangıçta. Burası Jakobenlerin yaklaşık yarım asır süren ayaklanmalarına son noktanın konduğu 1745 yılındaki hükümet yanlısı güçlerin zaferiyle sonuçlanan savaşın gerçekleştiği, ve İskoçlar için nerdeyse kutsal sayılan bir mekan. Jakobenlik, tahttan azledilmiş İskoç soylu kral James'in (Latince deyişiyle Jacob) tahta geri dönmesini amaçlayan hareket olarak özetleniyor. Kral James'in katolik olması sebebiyle arkasında yine mezhepsel de bir çekişme olduğu gerçeğini yadsımamak gerekli.


Çayırda dikey yükselen az sayıda öğe var; bir kulübe (hükümet birlikleri için revir olarak kullanılmış), bir taş klan anıtı ve birliklerin savaş öncesi dağılımlarını gösteren flamalar. Çayırın gizi ise daha alt tarafta.

Çayırın içinde yürümeye ayrılmış patikalardan ilerlerken alanın aslında uzaktan gözüktüğü gibi düz olmadığı ortaya çıkıyor. Yüzey öbek öbek kabarmış. Her öbeğin başı ve sonuna mezar taşları konulmuş. Bu taşlar o noktada açılmış dev çukurlara gömülmüş savaşçıların ait oldukları klanları simgeliyor. Klanlar İskoç kültürünün en önemli parçası ve aidiyet sembolü. Bunu yemeklerden giysilere, ve tabii ki viskiye kadar tüm İskoç folklöründe gözlemlemek mümkün.

Toplu mezarların çok büyük bölümü mağlup taraf Jakobenlere ait. Bu son savaşta iki binin üzerinde insan kaybetmiş Jakobenler. Hükümet tarafının kaybı ise yüz kadar. Bu savaş İskoçların taht üzerindeki iddialarının da sonu olmuş. Savaşı en vahşi kılan nokta ise ilk birkaç dakika içinde yediyüz kadar savaşçının kılıçtan geçirilmiş olmasıymış. Her ne kadar böylesi vahşi bir kıyım Braveheart'ı anımsatsa da, ondan birkaç yüzyıl sonra gerçekleşmiş. Bugün işaretlenmiş olarak görülen toplu mezar yerleri bile ancak 19.yüzyılda tanımlanıp belirlenebilmiş. Başkaldırının güzelliğinin yaydığı derin bir hüzün var tüm alanda. Havanın kasveti öbek öbek mezarları kaplarken çayırdan ayrılıyoruz.

Fortrose ve Cromarty 

Kısa olan ilk günün sonraki durağı Fortrose. Zaten çok dar olan gidiş geliş işleyen İskoç karayolları, kırsal kesimlerde iyice daralıyor. Yolların yanında kaçacak banket ya da kaza şeridi de yok. Ülkemizin dört bucağını duble yolla kaplayanlardan razı olsun!

Fortrose küçük bir sahil kasabası. Tipik İngiliz usulü kıyı evlerinden oluşuyor. Tepedeki deniz manzaralı kilisesi gerçekten görülmeye değer. Burası da diğer balıkçı kasabaları gibi aslında martılara ait. Bir kısmı özellikle objektife poz vermeye alışmış anlaşılan. Sahil kıyısında kısa bir yürüyüş hem mis gibi kuzey denizi havasını içimize çekmemize hem de şehir havasından uzaklaşmamıza yardımcı oluyor.


Kasabanın merkezine doğru çatısı yıkılmış bir kilise daha var. Ama bu yıkık yüzlerce yıllık kilisenin kulesindeki saat tıkır tıkır çalışıyor. Bu çağın imkanları ile hepsi ayrı saati gösteren kişiliksiz saat kuleleri ile başkentlerini dolduranlara inat ediyor sanki! Sonuçta saat disiplinin en önemli göstergesi. Spordan sanata, sanattan bilime başarılı toplumlara bakın en önemli ortak özellikleri disiplinleri ve dakiklikleridir. Aynı saat kulesinin farklı yönlerinde bile aynı zamanı gösteremeyen saatler yerleştirmiş adamların yönettiği şehirlere mahkum olmanın, ağırlığını duymamak mümkün mü?

Fortrose'dan sonra ilk günün son durağı körfezin karşısındaki balıkçı köyü Cromarty. 
Burası da Fortrose kadar şirin olmakla birlikte, biraz daha büyükçe bir yerleşim. Kuzey denizindeki petrol platfromları burada daha yakından hissediliyor. 


Akşam olmak üzere. İçerideki bir Cromarty Arms pub'da zorlukla yer buluyoruz. Akşam maç olduğu için hemen her masa rezerve. Bu mola, kahvaltıda bile sıklıkla sunulan İskoç usulü sakatat yahnisi -haggis- dışında, bir tür pie altında uzun süre pişirilmiş biftek ve fırında ördek yeme şansı verirken, yerel "ale"leri tatmaya da imkan tanıyor. Gün batarken Inverness'e dönüşe geçiyoruz.

Nerede bu canavar?

Yağışlı bir sabah. Highlands için ne kadar şaşırtıcı! Ama bugün önemli işlerimiz var.
İlki şu canavarı bulmak, yani Loch Ness canavarını.

Bunun için Loch Ness'in başkenti demesek de en önemli kasabası Drumnadrochit'e doğru yollanıyoruz. Burası iki üç katlı rengarenk evleri sevimli çatıları ve tepelere çökmüş sisi ile daha ilk bakışta mistik bir kasaba olarak karşımıza çıkıyor. Biraz da yağmurdan kaçma refleksi ile kendimizi Loch Ness müzesine atıyoruz. Burada standart tur bir saate göre ayarlanmış. Her mekan slayt gösterileri, ses ve ışık oyunları ile zenginleştirildiğinden tüm şovu izlemeden diğer mekana geçmek mümkün değil. Bir kere başladıktan sonra isteseniz de istemeseniz de turu tamamlayacaksınız. Tur ne hakkında mı? Tabii ki ünlü canavarın nasıl bulunamadığı! Evet tam bir saat boyunca gölün dinozorlardan başlayan hikayesini dinleyip canavarın "nasıl bulunamadığını" öğrenebilirsiniz.


Turumuz bittiğinde yağmurun da kesilmiş olmasını fırsat bilip hemen yakındaki ortaçağ kalelerinden Urquhart kalesine geçiyoruz. Günlerden Pazar, ve ortalık hınca hınç turist kaynıyor. Otopark bulmak mümkün olmadığından bu kaleyi dönüş yoluna bırakıyoruz.  

Eilean Donan

Şimdi tüm Highlands'in belki de en ilginç yerlerinden Eilean Donan kalesi var sırada. Christopher Lambert'in başrolde oynadığı İskoçyalı (Highlander) filmlerinde de birkaç sahnede yeralmayı başardığından bu ortaçağ kilisesi iyice ün salmış. Ayrıca, son hedefimiz Skye adasının da giriş yolunu tutuyor. Yaklaşık birbuçuk saatlik yolculuğumuzda Highlands eşsiz doğal güzelliklerini heybesinden çıkarıp önümüze sermeye başlıyor. Aradan güneşin sızmasına izin veren parçalı bulutlar, sanki halı kaplı dağ ve tepelerin üzerine gölgelerini düşürüp aradaki gölcükleri güzelliklerinin aynası  olarak kullanıyorlar sanki. İnsanın araç sürerken klastrofobik hissetmesine neden olacak kadar dar İskoç karayollarında, nadiren durmaya elverişli bir nokta bulduğumuzda, hemen fırsatı değerlendirip yemyeşil İskoç tepelerini seyre dalıyoruz.


Bu sefer şansımız yaver gidiyor, Eilean Donan'ın otoparkında yer var. Inverness'e yaklaşık iki saat uzaklıkta Skye adasının girişinde Dornie'deyiz. Üç gölün birleştiği noktada küçük bir ada üzerinde kurulu Eilean Donan, kuleleri ve kulelerinden konsol çıkan kulecikleri ile en klasik görünümlü Highlands kalesi herhalde. Sonradan eklenmiş, adayı anakaraya bağlayan köprüsü bile tekdüzeliği kırıp eşsiz manzarayı bütünlemek için açık kavisli formda inşa edilmiş. 11-12 yüzyılda Viking istilasına da uğramış kale, Jakoben kalkışmasına katılmış isyancılara destek verdiğinden hükümete bağlı savaş gemilerince bombalanmış ve 19.yüzyıla kadar yıkık kalmış. 19.yüzyılda MacRae'ler tekrar restore etmişler. Bu sayede İskoçyanın en çok ziyaret edilen üçüncü kalesi olmayı başarmış. 


Özel müze statüsündeki Eilean Donan'ın içinde hem Viking istilası hem de Jakoben kalkışmasının izlerini taşıyan materyale denk geleceksiniz. Belki en etkileyicisi kalkışma sonrasında donanma tarafından bombalanırken bir istila girişimine karşı tüm kaleyi uçurmak üzere hazırlanmış 343 barut fıçısından oluşan düzene. Çok şükür kullanılmasına fırsat kalmadan işgalciler tarafından ele geçirilip kısmi bir yıkımla kurtulmuş.

Bu alımlı, ve bir o kadar da mistik kaleden ayrılmak zor olsa da vakit darlığı ağır bastığından tekrar yola düşüyoruz.




Skye Adası

İskoçyanın kuzey batısındaki adayı anakaraya bağlayan köprüyü geçtikten sonra zaten dar olan karayolu daha da daralıyor. Dedik ya İskoçların daha öğrenecekleri çok şey var.

Skye adasına girişimiz ile birlikte Highlands manzarasına yine İskoçyaya özgü saçaklı inekler daha çok eşlik etmeye başlıyor. Nedense mor çiçeklerle bezenmiş yeşil halı serili dağlar bu ineklerle birleşince aklımıza bir çikolata firmasının mor renkli inekleri geliyor. 


Yine bir saatlik yolculuğun ardından Skye adasının en büyük kasabası Portree'deyiz. 

Portree de aynı Cromarty gibi bir balıkçı kasabası iken son zamanlarda turizmden nasibini almaya başlamış şirin bir yerleşim. Limanında sert kuzey denizlerine uygun oldukları anlaşılan bizim takaları andıran balıkçı tekneleri demirli. Buranın diğer sahipleri de balıkçılara eşlik eden kaz büyüklüğünde martıları. Portree'nin de açıklarında açık deniz petrol platformları göze çarpıyor. Kuzey denizleri anlaşılan yakında tamamen dev petrol şirketlerine teslim olacak.

Akşamüstü saatlerinde daha akşam yemeği için restoranlar açılmadığından kıyıdaki "fish and chips"çiden birşeyler alıp rıhtım duvarında atıştırmaya karar veriyoruz. Çevrede uyarılar var : "martıları beslemeyin!". 

Kuzey denizin dalga sesleri içinde günün son ışıklarını izlemeye dalmışken enseme yediğim bir tokatla rüyadan uyanıyorum. Arkama bakayım derken yemeğe başladığım koca balık bir martının ağzında uzaklaşıyor. Bunu gören diğer martılar durur mu; onlar da fotoğraf makinemi kurtarmaya çalışmamı fırsat bilip elimde kalan son patates kızartmalarına üşüşüyorlar. Oradan hemen kaçmasam beni de yiyecekler sanki. Hitchkok kuşlar filmini bu kuş azmanlarıyla çekmeliymiş. Bu yaştan sonra ensesine vurulup lokması alınan adam olmanın gurur kırıcılığı ayrı. "Martıları beslemeyin"miş! İhtiyaçları var sanki. Ben de öcümü karaciğerlerini yavaş yavaş benzetecek patates kızartmalarımı onalara "sunarak" almış oluyorum :) İntikam soğuk servis edilen bir yemektir ne de olsa.


Portree'den martılar tarafından kovalandıktan sonra Skye adasının en uç noktasındaki Old Man of Storr kayalıklarına doğru yollanıyoruz. Artık yol tek şerit. Karşıdan gelen araçlara yol vermek için arada bekleme cepleri yapılmış. Al gülüm ver gülüm ilerliyoruz yani. Tüm bunlara rağmen İskoç karayollarında en ufak bir gerilim ya da asabiyet yaşanmıyor.  Maharet yolda değil demek.


Old Man of Storr tepelerin arasında yükselen heybetli formu ile çok uzaklardan seçilmeye başlıyor. Parçalı bulutlu gökyüzünde güneş ışık oyunları ile tepeleri bir aydınlatıp bir karartırken, rüzgarın etkisiyle hızla hareket eden bulutlar kayaların etrafında kavisli bir dans yapar gibiler. Aracımızı park edip patika yolları izleyerek günbatımında kayalıkları seyredalacağımız uygun bir noktaya geliyoruz. Bulutların dansı da hızlanarak devam ediyor. Hayalimde harika uzun pozlama fotoğraflar canlandırsam da, rüzgar şiddeti 6-7 kiloluk makineyi bile sabitlememe el vermiyor. Hayal ettiğim fotoğraflar sadece anılarımda kalıyor bu kez. 

İskoçyanın bu harika doğal oluşumun son defa selamlayıp dönüş yoluna geçiyoruz. Yolda yakalandığımız yağmur ortaya çıkardığı gökkuşakları ile harika bir Highlands gününü taçlandırıyor.  


Dönüşte tekrar uğradığımız Urquart kalesi bu saatte ziyarete kapanmış olsa da, dışından birkaç fotoğraf için imkan veriyor. Martılara kaptırdığımız akşam yemeğini gecenin ilerleyen saatlerinde Inverness'de telafi edeceğiz artık.

Cawdor

Highlands'de son günümüz de biraz kısa. Öğlen saatlerindeki tren ile Edinburgh'a döneceğiz. Bu zamanı iyi değerlendirmek için sabahın ilk saatlerinde kıyı kasabası Nairn'e varıyoruz. Burası diğer ziyaret ettiklerimizin dışında öyle turizmden nemalanmayı amaç edinmemiş, kendi halinde bir İskoç kasabası. Kasabanın asıl yerleşimi de kıyının üst tarafındaki yamaçlarda. Biraz kıyı şeridine küs gibi. Yol üzerinde pek çok satılık karavan tabelası görünce burada bir karavan sektörü olduğunu düşünsek de gerçek az sonra ortaya çıkıyor. Nairn'in belki Maldiv kumunu aratmayacak güzellikte bir kumsalı var. Pek çok ülkedeki gibi burada da kıyıda yapılaşma yasağı olduğu için olsa gerek, kıyıda satışa sunulmuş altlarında tekerlek olan ve asla İskoç yollarına sığmayacak genişlikte ev denilemediğinden karavan denilen konteyner üniteler var. Aklıma Bodrum Akbük'deki karavanmış gibi gösterilen sonra yavaş yavaş kıyıya kök salan evcikler geliyor. Uyanıklık her yerde uyanıklık olabiliyor. Tabii bu harika kumsalın karşısı da yine açık deniz petrol platformları. İskoçya acaba petrol ihtiyacının ne kadarını bu açık deniz platformlarından sağlıyor diye düşünmeden edemiyorum.


Artık son sırada Nairn yakınlarındaki Cawdor Şatosu var. Cawdor, geometrik İngiliz bahçeleri, bahçe labirentleri, tabii vazgeçilmez kuleleri, alçaltılarak geçişe imkan tanıyan zincirli köprüsü, etrafındaki hendekleri ve hendeklerdeki timsahları ile tipik İngiliz şatosu görünümünde. Evet, timsahları uydurdum. Hakkıyla gezmek isteseniz sadece vahşi bahçe olarak adlandırdıkları ormanı gezmek yarım gününüzü alabilir. Herşeyin geometrik olarak budandığı ingiliz bahçesinden sonra, el değmeden doğal büyümesine bırakılmış bu orman alanı, aynı düşünce ile şekillendirilen Japon bahçelerini hatırlattı bana.


Yine de Cawdor'u Cawdor yapan şatonun içinde yaşandığı dönemlerdeki muhteşem dekorasyonunu aynı şekilde sergilenmesi sanırım. Her ne kadar girişte bu mekanın King Charles'in aziz ruhu için halen muhafaza edildiği yazılsa da, kişi başı 11 sterlincik bir ücret almayı da ihmal etmiyorlar. King Charles deyince İngiliz kralı falan sanmayın. King Charles türü sevimli kuçu kuçudan bahsediyoruz burada. Victoria tarzı iç dekorasyon meraklıların kaçırmaması gereken bir mekan Cawdor. 

Gezmeye doyamadığımız Cawdor'dan da ayrılmak zorundayız. Tren saatimiz yaklaştı. Kısa ama büyüleyici Highlands bir gün tekrar dönme umuduyla arkamızda kalacak birazdan.

Ender Şenkaya
Eylül 2016